Memleketimizin tanınmış yüzme şampiyonlarından, gazetemiz Berlin daimî muhabiri Suat Erler, tatilini geçirmek üzere bir ay için şehrimize gelmişti. Son kürek yarışlarını gören arkadaşımız, memlekette su sporlarına karşı gösterilen alakasızlıktan duyduğu teessürü aşağıdaki satırları yazarak ifade etmek istemiştir…
Senelerden beri Beykoz, Moda, Bebek, Ada ve Kızkulesi’nde yapılan kârı kadim, girintili çıkıntılı kürek yarışları kendisine nihayet Sandıkburnu’nu intihap etmiş…
Yalnız Sandıkburnu deyip geçmemeli. Bu semti meşhur tarihte değilse bile mazi’de çok mühim roller oynamıştır. Şöhret erbabına bahşettiği fırsatlar, evvel kahve ve gazinoları ile muhtelif zamanlarda moda olan şarkılardan tut da meddâh Surûri efendinin doldurduğu plaklarla bile kendine yer bulmuştur.
Türk musikîsi ve mizahına mevzu teşkil etmiş ve dertlilere deva, erbab zevke saf vermiş bu maruf ve dilber semt nihayet günün birinde de yirminci asrın popülarite ovasına attığı bir nevi kürek düğüne sahne oluşuna hiç şaşmamalı…
Hem bazılarının iddia ettiği gibi, atletizme bir tarlanın, deniz yarışlarına da denizin kifayet edeceği nazariyesine bakılırsa, burası da neden bir yarı yeri olmasın… Ha Ada, ha Moda hepsi bir! Fakat Sandıkburnu’nun Adadan da, Modadan da, Beykoz’dan da üstün meziyetleri var. Esasen insan da kendisine cazibettir bunlardır.
Tasavvur edin! Binbir kazık üstüne oturtulmuş biri alçak, biri yüksek biri azıcık meyilli; biri sola çökmüş, birbirine benzemeyen muazzam, muntazam, latif, zarif ve radyo cihazını hâvi gazinolar. Birinde Münir Nureddin’in, Dede Efendi merhumun ağır bestelerinden birini terennüm eden plağı, yanındaki gazinoda Cennet Hanımın “Gel güzelim Çamlıca’ya…” şarkısıyla ses müsabakası yapıyor. Daha öbür tarafta Bayan Safiye’nin en yeni okuduğu plağı hepsine baş çıkararak basıttırıyor. Neticede bir futbol muhitlerinden bozuk bir musikî veya beste muhteliti ortaya çıkıyor.
Hem musikî, hem spor. İkisi de neşe ve şühratın eseri. Bir taşla iki kuş bu derler. Zaten beni de mesteden bu oldu. Yoksa maksadım ne Aliye taş atmak, ne Veliye bağ eğmek. İki hafta evvel yaşadığım bir muhile ufak bir mukayese yapmaktır.
İki hafta evvel dedim. İki hafta evvel bütün dünyayı yerinden oynatan, Berlin’de bir milyon iki yüz bin adam çeken olimpiyatların kürek yarışlarına sahne olan meşhur Grünau’daydım. Bugün de Sandıkburnu’ndayım…
Orada suyun üzerine inşa edilmiş betondan sonsuz ve muazzam tribünler üzerinde sayısız insanlar bulunuyordu. Burada da gene kazıklar üzerine kurulmuş kahvelerde kalabalık mevcut. Yalnız oradakiler dünyanın bir ucundan kalkarak sırf kürek yarışlarını görmeye gelmiş, buradakiler ise şöyle Marmara’ya karşı şu fânide bir iki tane çakmağa!
Allahüâlem o da spor, bu da spor.
Spor kelimesinin lügatçe manası eğlence değil mi ya? İster gülün, ister ağlayın, telâkki meselesi; biri meze atıyor, diğeri kürek!
Bu işin dış tarafı… Bir de yarışların içine girin. İşte fecaat burada başlıyor…
Yarış var mı? Kim yarışıyor? Nerede?
Evvelden söylemiş olmasalar insanın haberi olmayacak.
Vah zavallı spor! Memleketten iki seneye yakın bir zaman ayrıldım, ne sahada attığımız hatveleri sporda da izlemek, görmek istedim. Heyhat! Eski hamam, eski tas, eski nalın, eski tarz.
İstememek şöyle dursun kürek yarışlarında bir hayli tedennî var. Ne mâbede, ne müntehâ, ne seyirci, ne satıcı…
Eskiden sandalla üzümcü, peynirci dolaşırdı. O dahi kalmamış. Aş gittiğine yandım!
Ufukta bir iki sandalda birkaç genç sık sık kürek atıyor. Kim kimle yarışıyor? Kimsenin haberi yok: Bir şeyler oluyor. Acaba kulüp veya kürekçilerden birinin tanıdığı olmadan sırf kürek yarışı seyretmek için kaç kişi gelmiş?
Grünanda yüz elli bin adam vardı, burada da yüz elli bulursan öp de başına koy!
Hakem yerine çıkarak yarışları daha içinden ve diğer bir zaviyeden görmek kabildir. Burada da kemâfsassıbak aynı dertler baki; profesyonel sandalcı ve balıkçı piyasası elân yüksek! Alinin külâhını Veliye, Velinin külâhını Aliye giydirerek amatörlüğü baltalamak, genç ve heveskâr uzuvları kırmak ve köreltmek zihniyeti hâlâ berdevam.
Eski atalarımız at üzerinde spor yapar, cirit oynarmış; şimdiki nesil de kürek yarışlarında birbirine madik oynamaya bakıyor.
Kürek çekenlerle baştaki bir iki başkan ve idarecinin de hüsnüniyeti olmasa denizcilik federasyonu nam teşekkülütn kapısına bir “Hüvelbaki” levhası asmaktan başka çare kalmayacak. En başta denizcilik heyeti başkanı Bay Kadri Nuri olmak üzere bütün heyet azasının mesaisi meşkurdur. Kendilerine düşen pay layık olduğundan fazlasıyla başarımağa çalıştıkları aşikârdır. Son derece alâkasızlık ve yoksuzluk içinde gösterdikleri enerji hakikaten takdire şayan.
50 lira tahsisat ile tertip edilen yarış bundan daha iyi idare edilemezdir. Dünyanın en değerli spor organizatörleri de gelse bu işte izharı aciz eder.
Dünyanın en nezih, en zevkli ve en değerli spor hareketi olan su sporlarını böyle mi karşılamalıyız? Kiele bir hayli yelkenci göndereceğimize, orada merasim yapıldığı için para sarfedeceğimize iki kürek yarışı için tahsisat ayırmış, hiç olmazsa deniz üstüne dört tarafı çevrilmiş yüzme havuzu yaparak bu sporu deniz hamamlarından kurtarmış olsaydık fena mı ederdik?
Meşhur sözdür: “Dert ağlatır, aşk söyletir…” derler. Beni de ağlatan karşılaştığımız alakasızlık ve söyleten de memleket ve spor aşkıdır!
Suat Erler
